Orhan YILDIRIM


  KAĞNI

  KAĞNI


 

Kara bulutlar iki gündür mavi göğü kapatmıştı. Sonbaharın ilk karı ovaya düşerken, rüzgâr, karı kamçı gibi savuruyordu. Çevredeki karlı dağların zirvesi sisten görünmüyordu. Sırtını dağa dayamış köy yönünden sert rüzgâr esiyordu. İki yaşlı öküzün çektiği kağnın mazısından yükselen gacır gacır ses ovada yankı yapıyordu. Eski kalın sakosu sırtında, tiftik papağı kafasında, iri yapılı, uzun boylu, geniş omuzlu Kartol Ramazan elinde sopasıyla kağnının önünde öküzlerini çekerek yürütüyordu. Bereket versin rüzgâr arkadan esiyordu. Öküzler kuyruklarını sallayarak güçlü bacaklarıyla engebeli arazide yol alıyordu. Kağnının üzerindeki on sekiz yaşındaki Mahmut da babası gibi sakosunu giyinmişti. Elmacık kemiğinin üzerindeki iri siyah benin yüzünü çirkin gösterdiği Mahmut’un, gözleri umutla ışıyordu. Koyun yününden yapılmış papağını kafasına geçirmişti. Boyunduruğa yakın, kağnının oku üzerine oturmuş olan Mahmut, kâh sohbet ediyor, kâh kağnının üzerindeki doğum sancısı çeken on altı yaşındaki eşi Meryem ile konuşmaya çalışıyordu. 1924’teki büyük zelzelede kocasını kaybeden Ebe Hacer Ana, çatık kaşlı, soğuk kanlı biriydi. Soğuk bakışları bakanın içini üşütürdü. Eli hafifti. Ebeliği, Döndü yengesinden öğrenmişti. Elli yaşlarındaki bu kadın Zanzak’taki birçok kadını doğurtmuştu.

Hacer Ana, yün döşek ve yorgan altında doğum sancısı çeken Meryem’e telkinde bulunup, derin nefes almasını tembih ediyordu. Sarışın, yeşil gözlü, avuç içleri kınalı Meryem ilk bebeğine hamileydi. Lohusalık dönemini güzel ve mutlu geçirmişti. Azap köyüne az kalmıştı. Kağnının çıkardığı gacırtı  Meryem’e ninni gibi geliyordu.

Azap, görünüşte Erzurum’un sıradan bir köyü idi. Bu köyü farklı kılan; okumuş, mektep yüzü görmüş insanlarının çokluğuydu. Zanzak’ta okul yoktu. Civardaki birçok köyde de okul bulunmuyordu. Mahmut okuyamamıştı. Kartol Ramazan’da okuyamamıştı. Ama doğacak olan bebek okuyacaktı. Okumalıydı. Meryem ve Mahmut doğacak çocuklarının okumasını istiyordu. Köy yerinde okuyan çocuk, Anadolu’nun bereketli topraklarına serpilmiş buğday tohumu gibiydi. Yakın köydeki Azap’ta okul vardı. Bu köydeki çocukların tamamına yakını okuyup büyük adam olmuştu. Köyün toprağında, havasında, suyunda bir başkalık, güzellik, kutlu bir tılsım vardı. Meryem, eniştesi ile Melike ablasının da yaşadığı Azap’ta çocuğunu doğuracaktı. Doğumu, akrabası Ebe Hacer gerçekleştirecekti.

Gece Meryem’in sancılar artınca Ramazan günün ilk ışıklarıyla kağnıyı hazırlamıştı. Günler öncesinden Ebe Hacer’e bilgi verilmişti. Hacer Ana, Meryem’in Zanzak’ta doğum yapmasını istiyordu. Komşu köy Azap’ta doğum yapmasına karşı çıkmıştı. Duyulmuş, görülmüş şey değildi. Bebeğin gelecekte okuyup adam olması için okul olan bir köyde doğum yapacak olması. Son yirmi beş yıldır köydeki bütün bebeklerin ebeliğini yapmıştı. Şimdiye kadar böyle bir şey ne görmüş, ne duymuş ne de yaşamıştı. Bu ilkti. Sağ doğup doğmayacağı, sakat olup olmayacağı belli olmayan bir bebeğe don biçilmesine karşıydı. Çocuk okuyup da ne olacaktı. Kendisi okumamıştı. Köyde el üstünde tutuluyor, hürmet görüyordu. Kız kısmınının okuması, mektebe gitmesi duyulduk şey değildi. Kızların mektebi gitmesi, erkeklerle aynı sırada oturup okuması kıyametin alametiydi. Okula gönderilen kızlar nedeniyle yakında başlarına taş yağarsa şaşırmayacaktı Ebe Hacer. Erkek toprağında kalmalı, atasına, babasına yardımcı olmalı, toprağı işlemeli, hayvanlara bakmalıydı. Okumak, adam olmak köylünün neyineydi. Köylü olmasa şehirdeki tankolar açlıktan ölürdü. Ramazan’ın toprağı, arazisi, çifti, öküzü vardı.  Mahmut babasının arazisini ekip biçiyordu. Nereden çıkmıştı okul sevdası. Bu yeni, cumhuriyet neslini anlamak güçtü. Meryem’in doğumunu yaptırdığı günü dün gibi hatırlıyordu. Zeynep, Meryem’i harman mevsiminde doğurmuştu. Kedi yavrusu gibi bir şeydi Meryem. Yaşayacağını ihtimal vermediği bu kız evlenmiş şimdi de bebek bekliyordu. Meryem annesine benziyordu. Küçük ve hüzünlü gözleri vardı. Zeynep’de köyün güzel kızlarındandı. Ama Azrail güzel, çirkin, zengin, fakir demeden can almaya devam ediyordu. Zeynep, üç yıl önce incehastalıktan öldüğünde çok ağlamıştı. Zeynep, Ebe Hacer’in dayısı Rüstem’in kızıydı.

Meryem annesin ölümünden sonra amcasının hasta oğlu Mahmut ile evlenmişti. Mahmut, akıllı, saygılı, cumhuriyete ve değerlerine bağlıydı. Çocukken geçirdiği hastalık sonucu ciğerlerinde hasar oluşmuştu. Nefes alıp verirken göğsünden hırıltı yükseliyordu. Yağız, orta boylu, zayıf, tatlı bakışlıydı. Toprağı, Cumhuriyeti, Meryem’i, bir de Gazi Paşa’yı çok seviyordu. Büyükbabası Koca Hasan, Zelzele nedeniyle köylerine gelen, Atatürk’ü görüp, konuşmuşluğu vardı. Koca Hasan ölüm döşeğindeyken, “Gazi Atatürk’ü gördüm, elini öptüm, sesini duydum ya artık ölsemde gam yemem. Bu büyük Türk’ün sözünden dışarı çıkmayın ve izinden gidin. Ben okutamadım ama siz çocuklarınızı, torunlarımı okutun Cumhuriyeti, devleti yaşatacak olan okumuş milletlerdir.” vasiyetinde bulunmuştu yedi yaşındaki oğlu Ramazan’a.

Kağnının meşe tekerlekleri taşların, çukurların üzerinden geçtikçe Meryem sarsılıyor, doğum sancısı artıyordu. Azap’a varmadan yolda doğum yapmaktan korkuyordu. Terlemişti. Utancından sesini çıkarmıyordu.

 Kar şiddetini artıyordu. Ramazan öküzlere sopa vurup, boyunduruklarından çekerek kağnıya hız kazandırmaya çalışıyordu. Mahmut, kağnıdan inip, babasının yanına koştu. “Baba yoruldun. Kağnıya bin. İzin ver öküzleri biraz da ben çekeyim Azap’a az kaldı. Mübarek kar ve rüzgâr sanki bizi gördü. Kurban olduğum Allah’ın işinden sual olunmaz. Meryem’in sancısı da tutacak günü buldu. İki gün önce hava ne kadar güzel ve güneşliydi.” serzenişinde bulundu.

Ramazan, oğlunun söylediklerini duymuyordu. İlk torununu kucağına alacak olmanın heyecanını yaşıyordu. Meryem, oğlan doğuracaktı. Koca Hasan’ın ismini torununa vererek babasının ismini ve hatırasını yaşatacaktı.

Kartol Ramazan zengin değildi. Kendisine ve ailesine yetecek kadar arazisi vardı. Köyün bilgelerinden Koç Muhsin ne güzel dile getirmişti, “Oğul, servet, zenginlik salahana ite benzer, ne zaman hangi kapıda yatacağı belli olmaz. Bir gün zenginsin, ertesi gün fakirsin. Zenginlik böyledir. Zenginlik baki değildir. Kalıcı olan ilimdir, okumaktır, adam olmaktır.” demişti.

Ramazan köye yaklaştıkça, “Öküzün yiğitliği yüklü kağnıda belli olur. Hadi göreyim sizi. Köye ivedi gelinimi ve torunumu ulaştırın.” diye söyleniyordu.

Ramazan’ın kaşları, gür kara bıyıkları kar tutmuştu. Öküzlerin alınlarındaki mavi nazar boncuğu da karla kaplanmıştı. Kağnının tekerlekleri kar tümseklerini ince çizgi halinde yararak ağır ağır Azap’a ilerliyordu. Kağnı üzerindeki Hacer Ana, keçeye bürünmüş, Meryem üzerinde keçe bulunan yorganın altında sancıdan kıvranıyordu.

 Azap’a doğru eğri büğrü yollar karla kaplanmıştı. Kağnının gacırdayan sesi vadiyi, ovayı kaplamıştı. Ses umutla, umusuzluk arasında yankı yapıyordu. Rüzgârın sesi, kağnının mazısından çıkan sesi uzaklara taşıyordu. Gacır gacır seslere boyunduruğu boşa alıp öküzleri rahatlatmak için kullanılan kalın değneğin taşlara çarpmasından çıkan ses eşlik ediyordu. Ramazan, yola çıkmadan önce iyi ses çıkarsın diye mazıya mangal kömürü sürmüştü. Beyaz sessizlikte yankılanan ses, torununun dünyaya geleceğini adeta ovaya, kar yüklü bulutlara haykırıyordu.

Meryem düşüncelere dalmıştı. Sebepsiz korkular içini kemiriyordu. Al basmasından korunmak için yola çıkarken gelinin başına kırmızı puşu bağlamıştı kayınvalidesi. Al karısı başında kırmızı kurdela bulunmayan lohusaların ciğerini yiyerek öldürüyordu. Komşularının taze gelini doğum sonrasında al basması sonucu ölmüştü. Kayınvalidesi, al karısından korunması için Meryem’in odasındaki yatağının başına demire geçirilmiş kuru soğan asmıştı. Meryem ağlıyordu. Ateş içinde kıvranırken bir yandan da üşüyordu. Hacer Ana, Meryem’in uyuduğunu düşünmüştü. Annenin ve bebeğin sağlığı için dua ediyordu. “Kar dinseydi biraz. Mübarek azalacağına şiddetini artırıyor” diye düşündü. Bir ara Meryem başını yorgandan dışarı çıkarıp, seslice ağlamak istedi. Kayınpederinden, Hacer Ana’dan ve kocasından utandı. Dudaklarını ısırdı. İçinden dağları yıkan çığlık attı. Çığlığı, kimse duymadı.

Ramazan, karın yağdını hissetmiyordu artık. Gözünün önüne babası gelmişti. Koca Hasan, Rus işgali öncesinde diğer köylüler ile Kayseri’ye göç etmişti. Kurtuluş savaşından sonra köyüne dönüş yaparken İtgeçmez deresi mevkiinde düşüp bacağını kırmıştı. Sakat kalmıştı. Büyük zelzeleden sonra iki yıl sonra ölmüştü. Kimine göre nazardan, kimine göre ise kalp krizinden ölmüştü. Vadesi dolmuş, içeceği su kalmamıştı dünyada. Şimdi kendisi ‘Dede’ oluyordu. Keşke Koca Hasan’da torununun çocuğunu görebilseydi. İçi burkuldu, yüreği sızladı. Gözü yaşlandı. Ağlamadı. Kar ve rüzgâr ağlamasına izin vermiyordu.

Öküzler kuyruklarını sallayarak kağnıyı çekiyordu.  Ufukta köyün harap silik silueti belirdi. Kartol Ramazan, kağnıdakilere dönerek coşku dolu yüksek, kalın ve gür sesiyle, “Ha gayret köye vardık sayılır.” dedi. Mahmut, yorulmuştu, nefes nefese kalmıştı. Babasının söylediklerini duyuyor ama cevap vermekte, konuşmakta zorlanıyordu. Çok yürümüştü, ciğerleri zorlanıyordu. Göğsünden çıkan hırıltı nerdeyse kağnının çıkardığı sesi bastıracaktı. Öksürmekten yorulmuştu. Ciğerleri yangın yeriydi.

Kar yağışı hafifledi. Rüzgâr şiddetini azalttı. Bulutlar aşağı indi. Bütün yoksuluğu ve virane görünümüyle Azap karşılarındaydı. Toprak damlı evlerden tandır ve soba dumanları yükseliyordu. Gelenlerin yabancı olduğunu hisseden köpeklerin havlamaları artmıştı. Tüyleri parlak bir tilki Ramazan’ın önünden koşarak geçti. Ramazan’ın gözleri sevinçten ışıdı. Tilki görmek iyiye alametti. Durdu. “oho” diyerek öküzleri de durdurdu. Koşan tilkinin ardından bir süre baktı. Kağnının yanında yürümekte olan oğluna dönüp tilkinin koştuğu yönü eliyle göstererek, “Namussuzu gördün mü. Nasılda kaçıyor gâvur. Zalim kimin kümesinden nasibini aldı da arsız bir hırsız gibi kaçıyor. Tilki görmek hayra alamettir.” diyerek kahkaha attı. Ardından derin bir nefes çekti. Kağnıya döndü. Ebe kadına seslenerek, “Hacer Ana, nasılsınız. Bir sorun yok inşallah. Sıkın dişinizi az kaldı aha geldik Azap’a. Kızıma, gelinime iyi bak. Aslan torunumu Koca Hasan’ımı kucağıma almama az kaldı. Kar, rüzgâr istediği kadar şiddetini artırsın. Torunum için, Koca Hasan’ım için canım kurban. Hacer Ana bak, bu kar rahmettir. Bu rüzgâr rahmettir. Sakın ola kara ve rüzgâra gargışta bulunma.”

Hacer Ana, “Ramazan Efendi neden gargış edeyim.” karşılığını verdi. Kartol Ramazan, keyifle sırıtarak, “Bilmem. Bizim avratlar her olumsuzlukta rüzgâra, buluta, dağa, insana, hayvana gargışta bulunmayı sever.” diye söylendi.

Ramazan, boyunduruğu tutup, öküzlerine sopayla vurup “ho”  diyerek yeniden yola koyuldu. Mahmut, ciğerleri parçalanırcasına öksürüyor, nefes alıp vermekte güçlük yaşıyordu.

Hacer Ana, Ramazan’a seslenerek, “Ramazan Efendi, biraz acele etsek. Meryem doğum yapmak üzere. Kağnıda doğum gerçekleştiremem. Torununu bir an önce kucağına almak istiyorsan hızlandır şu yaşlı öküzlerini.” diye fırça attı. Mahmut’u yanına çağıran Ebe Hacer Ana, “Gel arabaya bin. Yürüme. Allah korusun çocuğunu göremeden öksürükten öleceksin. Öksürmekten harap oldun. Ramazan Efendi öküzleri çekiyor sen de yorulma. Kendine acımıyorsan taze geline ve doğacak bebeğine acı.” Mahmut, Ebe Hacer’in sözü üzerine kağnıya bindi. Öksürüğü kesilmedi.

Köye giriş yapacakları sırada kıble tarafından bulutlar açıldı. Mavi gökyüzü göründü. Güneş sıcak yüzünü gösterdi. Ramazan, sevinçle, “Koçum, yiğidim, tosunum, aslanım Koca Hasan’ım geliyor. Ehh kıblede açıldı. Artık kar yağmaz, rüzgâr esmez. Mübarek hava güzel yüzünü gösterdi. Bugün Koca Hasan’ımı kucağıma alacağım. Zürrüyetimin, dölümün ikinci kuşağını kucaklayacağım. Ey yüce Mevlam bugünü gösterdin ya şükürler olsun.”

Kağnı gacırtı sesleri arasında köye girdi. Köyün içi sessizdi. Soğuk ve kar nedeniyle herkes evindeydi. Ramazan “oho” diyerek öküzleri Melike’nin evinin önünde durdurdu. Kağnı okulun karşısındaki, toprak sıvalı, taş duvarlı evin önündeydi artık…

İki saat sonra Meryem, Ebe Hacer’in yardımıyla bebeğini dünyaya getirdi. Ertesi gün kar durmuş, güneş yüzünü göstermişti. Kuşluk vakti bebeğin de bulunduğu kağnı Bedras’a doğru yola çıktı. Ramazan sevincinden türkü söylüyordu. Mahmut, baba olmanın nasıl bir duygu olduğunu anlamaya çalışıyordu. Hacer Ana, ileride okuyup adam olması için gebe bir kadının doğum yapmak için Azap’a gitmesine hâlâ anlam veremiyordu. Meryem ise kundaktaki bebeğini bağrına basmıştı. Yaşlı öküzlerin çektiği kağnının mazısından çıkan ses sessiz karlı ovada yankılanıyordu.

52 yıl sonra,

Sıcak bir yaz günü Azap’a lüks siyah bir otomobil geldi. Otomobil okulun önünde durdu. Avrupa ülkelerindeki ünlü üniversitelerde öğretim üyesi olarak görev yapan Profesör Hasan ve kimya mühendisi eşi Nergis otomobilden indi. Profesör Hasan, çevresini saran köylüler ile sohbet edip, eşini tanıttı. Eşiyle okula girip getirdiği oyuncakları, kırtasiye malzemelerini öğrencilere dağıttı.  Müdür odasındaki Atatürk’ün kalpaklı fotoğrafının asıldığı duvara gözlerini dikerek, “Ata’m, biz okuduk. Bu çocuklar da, gençler de okuyup benim gibi ülkelerine hizmet etmek için yarışacaklar. Okuyacaklar istiklal sancağını ileri taşıyacaklar.” dedi.

Öğrenci, öğretmen ve köylüler ile sohbet eden Profesör Hasan, “Sizlere hocamız, medarı iftiharımız, Mümtaz Turhan hocamın selamını getirdim. Yurt dışında olduğu için gelemedi. Yüreğini, sevgisini, muhabbetini ve selamlarını sizlere arz etmem için gönderdi.” dedikten sonra okuldan çıktı.

Eşini, köy kadınlarının arasında bırakan Profesör Hasan, kekik kokulu köy havasını ciğerlerine çekti. Ovada öküzlerin çektiği ot yüklü kağnıyı gördü. Ceketinin iç cebinden çıkarttığı sigarasını yakıp dumanını göğe üfledikten sonra, Huma kuşunu sessizce söylerken gözlerinden iki damla yaş doğduğu toprağa düştü.

                       SON