Lise öğrencisiydik; Milli Güvenlik ve İnkilap Tarihi derslerimizi o salonda yapardık.
O tahta sıralarda otururken, her birimiz kendimizi bir kongre delegesi gibi hissederdik.
Zil çalardı ama biz ayağa kalkamazdık.
Öğretmenlerimiz seslerini yükseltmezdi.
Çünkü orası sıradan bir sınıf değildi.
Devletin nasıl kurulduğunu, Cumhuriyet’in nerede ayağa kalktığını taşın içinden fısıldayan bir mekândı.

Bizim lise yıllarımızın üzerinden 40 yıl geçti…
Okulumuzun kapısına, 6 Ocak 2026 günü, “Riskli, ağır hasarlı, can tehlikesi var” denilerek kilit vuruldu.
Halka, çocuklara, öğrencilere, tarihle bağı olanlara kapatıldı o bina…
Oysa orası Erzurum’un en özgün müzesi, Cumhuriyet’in hafızasıydı.
Önce derin bir sessizlik çöktü kente.
Ardından birkaç cılız ses duyuldu ve kısa sürede o sesler çığlığa dönüştü…
Yayıldı tüm yurda…
Sanki yıl yine 1919’du.
İstanbul teslim edilmişti; mandacılar telgraflar çekiyor, umutlar boğuluyordu.
Bu durumu kabullenmeyen Erzurum ayağa kalktı.
Nazım Hikmet boşuna tarihe not düşmemişti:
“1919 Temmuzunun 23’üncü günü
pek mütevazı bir mektep salonunda
in’ikad etti Erzurum Kongresi...”
Erzurum’un kışı zordur; bu şehirde yaşayanların bıyıkları buz tutar…
Ama daha zoru şudur: Bu şehir zorbalığı kabullenmez.
O bina yanmış, yakılmış; depremler görmüş, lakin dimdik ayakta kalmıştır.
Çünkü orada Milli Mücadele'nin hür sesi Albayrak dalgalanır.
Çünkü orada koca bir Anadolu’nun iradesi vardır.
Çünkü o bina bir ruhtur.
Kongreden sonra bu bina; Gazi İlkokulu olmuş, ardından Yapı Sanat.
Sonra; Fen, Güzel Sanatlar…
Ve Sosyal Bilimler Lisesi…
Bu bina Cumhuriyet’tir.
Ve Cumhuriyet, Erzurum’da hep bu binada okul olarak yaşamıştır.
O yüzden bu şehirde bazı binalar sadece taş ve ahşap değil; bilinçtir.
İstanbul’da Ayasofya yandı.
Ağrı’da İshak Paşa Sarayı harap kaldı.
Kars’ta Ani…
Ama hiçbiri için “yıkalım, kurtulalım” denmedi.
Çünkü devlet, hafızasını yıkarak değil, onararak ayakta kalır.
Bugün “bilim” diyenlere şunu söylemek istiyorum:
Bilim güçlendirir; yıkım ise siyasetin en kolay yoludur.
Ve ironinin en sert hali şudur:
2003’te, AK Parti iktidarının ilk yıllarında, Bakanlar Kurulu bu binada toplandı;
Başbakan Erdoğan, Mustafa Kemal’in oturduğu temsili sıraya oturdu.
O gün bu bina riskli sayılmadı.
O gün bu bina Cumhuriyet’in mekânıydı.
Aradan 23 yıl geçti.
Peki, ne değişti?

6 Ocak’ta halka kapıları kapatılan bu binada ne değişti de 16 Ocak’ta yeniden kapıları açıldı?
Bakan girdi.
Protokol girdi.
Kameralar girdi.
Aynı binada, bizim lise sıralarında oturduğumuz gibi pozlar verildi. Çünkü ziyaret eden Bakan Kemal Memişoğlu’nun dedesi, Mehmet Necati Memişoğlu (1886–1959), Erzurum Kongresi’nde Trabzon Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti’nin Rize delegesi olarak yer almıştı.
Kongrede manda yönetimi aleyhine konuşmalar yapmış; ayrıca, “Herhangi bir yer ki muhâcerete başlamış, orada mukadderât ufûl etmiştir (gelecek ölmüştür). Muhacerete kat’iyyen meydan vermemek daha muvafık olur.” sözleriyle Doğu’da başlayan göçün muhakkak engellenmesi gerektiğini ifade etmişti.
Demek ki mesele can güvenliği değilmiş, kardaş.
Demek ki mesele başka!
Bu şehir bunu daha önce de yaşadı.
Halk Eğitim Merkezi’ni hatırlayın:
“Bir şey olmaz” denilmişti.
“Bir süre kapalı kalır” denilmişti.
Sonra ne oldu? Sessizce ortadan kaldırıldı.
Erzurum bu yüzden bugün yoğurda üflüyor.
Çünkü bu şehir sütü yakanı gördü.
Bir kere ağzı yanan, bir daha temkinli olur.
Bugünkü itiraz hafızadandır, kardaş.
Çünkü mesele bina değil, mayadır.
Mayayı bozarsan, ne süt tutar, ne de hafıza kalır.
Ve artık net konuşalım:
6 Ocak’ta “can tehlikesi var” denilen bir bina,
16 Ocak’ta protokole açılıyorsa, burada sorun yapı değildir; sorun iradedir.
Bu bina yıkılırsa, mesele yapı meselesi olmaz; olsa olsa rejim meselesi olur.