“Cahille sohbeti kestim!” demişti İlber Hoca, mekanı cennet olsun.
Sosyal medyada büyük ilgi görmüş, herkesi gülümsetmiş, kısa sürede dillere pelesenk olmuştu bu söz.
Elbette hoca bunu yalnızca bir latife olsun diye söylememişti. Aslında çok daha derin bir hakikate işaret ediyordu: Bazı insanlara gerçeği anlatmak imkânsızdır; çünkü bilgi eksikliğinden doğan cehalet çoğu zaman bir eksiklik olarak görülmez. Aksine, sahibine tuhaf bir özgüven verir. Hoca’nın cümlesi, anlaşılması zor bir ironiyle bu duruma yöneltilmiş bir başkaldırıydı.
Ne acıdır ki cehalet tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar cesur olmamıştır.
Eskiden insanlar bilmediklerinden utanır, öğrenmeye çalışırdı. Bugün ise bilmemek bir kusur değil; neredeyse bir kimlik haline gelmiştir. Hatta bazı çevrelerde cehalet, bir tür meydan okuma aracı gibi sergilenmektedir.
Bu cesaretin beslendiği ortam ise hepimizin gözleri önünde.
“Emanetin ehline verilmesi” düsturunun göz ardı edildiği, “liyakatin” yerini sadakatin aldığı bir zaman diliminde yaşıyoruz. Diplomanın ilim ve emekle değil, para ve imkânla elde edilebildiğine dair söylentilerin dolaştığı bir atmosferde… Böyle bir iklimde cehaletin geri çekilmesini beklemek elbette safdillik olur.
Başımızı nereye çevirsek onun farklı tezahürleriyle karşılaşıyoruz.
Bir siyasetçinin halka hitabında…
Türkçenin hoyratça harcandığı, bağırarak haber okunan televizyon programlarında…
Caddelerde, sokaklarda…
Kulakları tırmalayan sözde “sanat” ürünlerinde…
Görgüsüzce döşenmiş makam odalarında…
İnsanların tek tipleşmiş davranışlarında…
Bütün bunlar, yalnızca bir estetik meselesi değildir. Bunlar bir zihniyetin dışa vurumudur.
İşte bu yüzden, cehaletle her karşılaşmamızda içimizde garip bir sıkıntı belirir. Göğsümüzde bir sancı, midemizde hafif bir bulantı… Çünkü insan ruhu, kabalığın ve sığlığın kuşattığı bir ortamda kendini rahat hissedemez.
Peki böyle bir ortamda yapılacak şey gerçekten sohbeti kesmek midir? Belki bazen evet…
Çünkü bazı tartışmalar insanı yalnızca yorar, hiçbir yere götürmez. Fakat bütünüyle susmak da bir çözüm değildir. Zira cehiller, karşısında bilgi ve vakarı görmediğinde daha da cesaretlenir.
Ancak asıl mesele, gürültüye gürültüyle karşılık vermek değildir. Bilginin vakarını, kültürün inceliğini, düşüncenin derinliğini hayatın içinde sessiz ama güçlü bir şekilde yaşatabilmektir.
Unutmamak gerekir ki cehalet gürültücüdür; fakat kalıcı değildir.
Kalıcı olan, her zaman bilgi, hikmet ve irfan olmuştur.
Belki de mesele şu soruda düğümleniyor:
Bu kadar kuşatılmışken gerçekten yalnızca sohbeti kesmek yeterli olacak mı?
Sanırım sizlerde benim gibi yaşasaydı eğer İlber hoca nasıl bir çözüm önerirdi diye düşünüyorsunuzdur.